AnaSayfam Yap
   
 
  Köy Yollarının Tozlu Günlüğü



Köy Yollarının Tozlu Günlüğü

Doğuca köyünden çıkıp Katırlı sırtından Göve yoluna düştüğümüzde gün ortasındaydık. Yerlerde bölük börkçük, alaca bulaca kar vardı. Özellikle orman kuytularında, meşe gölgeliklerinde beyaz adalar gibi duruyordu. Yollar ıssızdı. Ne atlı, ne yaya ne de otomobillere rastlayabiliyorduk. Bir süre sonra alışıyorsunuz. Issızlığın da kendine özgü bir şarkısı olduğunu hissediyorsunuz. İnsanı düşlere götürüyor, resmen anılara boğuyor. Meşelikler Anadolu’nun her yerinde aynıdır. Yumuşak eğimlerden kayalık yamaçlara kadar her yerde aynı sıklıkta ve aynı boydadırlar. Sonbaharda kuruyan yapraklar bütün kış boyunca dallara yapışıp öylece baharı beklerler. İnatçıdırlar. Poyraza, karayele kolay pabuç bırakmazlar.

Saatlerdir köyleri geziyoruz bir tek araçla bile karşılaşmadık. Göve’ye girerken yanımızdan kocaman bir cip geçti. Ankara plakalı kocaman siyah bir şey. Cipin geldiği yere bakınca çelikten bir kule inşa ettiklerini gördük. Henüz yarısını yapabilmişler. Hayır, paraşüt kulesi değil. Cep telefonları için dikilenlerden. Bu köylerde kaç kişi kaldı? Kaç cep telefonu kullanıcısı bu kuleden yararlanacak anlamadım gitti. Ama onlar uyanık adamlardır. Bir bir saymışlardır. Para getirmeyecek hiçbir işe girmez, yaş yere hayatta yatmaz bu adamlar.

Yaza doğru bu köyler yeniden canlanacak. Aynı meşelerin yapraklanması gibi. Hemen hemen her köyde yaz başında kazanlar kurulur. Okulun bahçesinde veya köyün hemen üst başında. Kuzular kesilir, keşkekler kaynatılır. Her tarafa haber salınır. İlçedeki amir memur takımına da özel ulaklar salınır. Dua günü duyurulur. Genelde bu etkinliğe yağmur duası dense de tam olarak bunu karşılamaz. Çünkü yağmur bol da yağsa, kıt da olsa her sene yapılır. Dua veya davet günü dendiğini de duymuşluğum vardır. Genel olarak keşkek günü olarak da dillendirilir. Bundan on yıl önce ilçenin kaymakamı bu davetlerin hepsine sektirmeden katıldığı için kasabalı tarafından ayrı bir unvanla anılır olmuştu. Kasabalının ona yakıştırdığı isim öyle çirkin bir şey değildi. Sadece Keşkekçi Kaymakam diyorlardı.

Bu yakıştırmayı sadece keşkeği çok sevdiği için de almamış. Söylentiye göre sabahleyin karşılaştığı daire amirlerine “Bu gün keşkek var mı.” Bu gün hangi köye keşkeğe gidiyoruz? Bürüm’ün keşkeği amma da güzelmiş yahu,” tarzındaki muhabbetlerinde bu yakıştırmada etkili olduğu söylenmektedir. Keşkekçi Kaymakam şimdi nerededir? Hangi mevkide ve hangi hizmettedir kimse bilmiyor. Bildiğimiz bir gerçek varsa köylüler kendine yakın hissettiklerine her zaman bu tür yakıştırmaları yapar.

Biraz okumuş yazmış insanımız köyler ve köylülere romantik bir pencereden bakma eğilimindedir. Çünkü onların kafasında köylüler  yoksul ama çalışkan, dürüst ve kirlenmemiş, cömert ve bir o kadar da merttirler. Sözlerini insandan, gözlerini budaktan sakınmazlar. Açık söylemek gerekirse benim de böyle bir hastalığım vardır. Birileri çıkıp yanıldığımı gösterse de inadına bu inancımı korumaya çalışırım.

Bundan birkaç yıl önce yollarımız yine böyle dağlara vurduğunda otuzunu biraz geçmiş bir köylüyle karşılaştık. Çam ormanlarının iyice seyrekleştiği o ıssız dağ yolunda onu arabamıza aldık. Hoş beşten sonra filanca köye gidiyorum dedi. Zaten yolumuzun üzeriydi, başımız gözümüz üstüneydi ve kimse böyle bir yerde zaten yolda bırakılmazdı. Laf lafı açıp sohbet sürerken konu partiye purtuye gelip dayandı.

Zaten yoldaysanız ve yol da kötüyse ki bizimki öyleydi, “Bu hükümet de yolları yapmadı. Kısmet artık, belki gelecek seçimlerde yaparlar;” muhabbetini kendiliğinden kucağınızda buluverirsiniz. Bizimki de tam böyle oldu.  Köylü vatandaş “Her sene seçim olmalı,” dedi. “Her sene seçim olmalı ki köylü unutulmasın.” Bağımsız milletvekili adayı bilmem kim her gün bir köye gidip kazanlar kurdurmuş ve aş dağıtmış. Öteki vekil adayları da vatandaşın her derdine seferber olmuş. “Annem hastalandı. Para yok pul yok. Sinop’a gittim. Bağımsız milletvekili adayı, fabrikatör …… yol paramı verdi. Yeşil kağıt işini de kaymakam halletti. Meclise, üç milletvekiline de ayrı ayrı gittim. Biri kalacak misafirhaneyi ayarladı. Biri hastaneye yatırma işlerini, öteki de tedavi masraflarını karşıladı. Eee elleri mahkûm. Köyde tam yetmiş oyum var. Boru mu bu? Boşta bulunup ”Sen köyün muhtarı mısın yoksa?” diye soruyorum. Yok, muhtar başka bir arkadaş,” diyor. Yarım saat sonra onu köyüne bırakıyoruz. Ortada ne yetmiş kişi var ne de yedi hane. Bütün köy İstanbul’a göçüp gitmiş. Sizin anlayacağınız bizimkisi bayağı uyanık. Milletvekili adayları ve meclistekiler bir yana bizim bile sırtımıza binmeyi başardı. Üstelik bize oy da lazım değil. En azından kendi kendimizi teselli edecek bahanelerimiz var. Biz insanlık görevimizi yaptık.

Çok değil bundan yirmi yıl önce bu köyler cıvıl cıvıldı. Eskiden çok tavşan olurdu bu meşeliklerde. Şimdi sadece keklik var. O da tek tük. Binde bir, denk gelirseniz artık…

"Çok değil bundan yirmi yıl önce bu köyler cıvıl cıvıldı. Eskiden çok tavşan olurdu bu meşeliklerde. Şimdi sadece keklik var. O da tek tük. Binde bir, denk gelirseniz artık. İnsan azalınca yeniden çoğalır sandık. Ama öyle olmadı. Köyler boşaldı, avcı kalmadı, yabani hayvanlar yine de çoğalmadı. Kökünü mü kazımışız anlamadım gitti. Bıldırcın, çulluk, kaz, ördek buralara yirmi yıldır uğramıyor. Turnaların, su tavuklarının sözünü bile etmek istemiyorum. Bir tane lazım olsa, hani ilaç için derler ya... Bir tanecik. Ölüp gidersin, bulmak imkânsız. Sanki küsüp gittiler. Küsenlere, kaybolup gidenlere inat domuzlar çoğaldı. Öyle bir çoğaldılar ki hem de akıllara ziyan. İnsanlardan, köpeklerden bile çekinmez oldular. Evlerin avlularına kadar girip talan ediyorlar. Bizim Minibüsçü İsmail Çukurhan'dan geliyormuş. Geceleyin yola kocaman bir sürü atlamış. Adamcağız ne yapacağını şaşırmış. Yoldan çıkıp dereye uçmuş. Gitti canım minibüs, gitti ekmek teknesi... İnsanlar ekmeğin peşinden çil yavrusu gibi saçılıp gitti beyim.

Ne süren kaldı, ne de eken? Bütün tarlalar boş. Oh dedik önceleri, azaldık biraz be oh… Anca sakinledik. Keşke demeseydik. İnsanlar gitti, buraların beti bereketi de sanki onlarla gitti. Ne meyvelerin eski tadı var. Ne de suların. Tarlalar da o eski tarlalar değil sanki. Eskiden adam boyu ekin olurdu buralarda. Şimdi olmuyor. Kuraklık geldi diyorlar. Bence kurak bahane, bereketi kaçtı bu toprakların.

İnsana öyle hasretti ki Çeşnigir'li Cevdet Amca kalsak geceye kadar anlatacaktı. Canı sağ olsun, güzel de anlatıyordu yani… Kalamazdık, yeniden yollara düştük. Gördüğüm bütün köyler içinde beni görüntüsüyle en çok şaşırtan Aşağı Seyricek olmuştur. Oraya gittiğimde kış bahara dönmeye hazırlanıyordu. Büyükkarağaç, Küçükkarağaç derken yol bitti. Gidiyoruz ama ortada kocaman bir ıssızlık. Arada tek tük kuş sesleri. Yol hiç bitmeyecekmiş gibi uzadıkça uzadı. Sıkılmıştık epey üstelik. Sonra yarısı çamur yol birden aşağı doğru bükülüverdi. Yokuşun dibinde, aşağıda dere içinde akıllara ziyan bir manzara. Birbirine yapışık gibi görünen ahşap evler. Bu görüntünün aklımda oluşturduğu ilk etkiyle mekan ve yükseklik kavramını yitirdim. Sanki ünlü bir mimarın ahşap ev maketlerinden oluşturduğu küçük bir platforma bakıyordum. Evler elbette küçük değildi. Onların aralarındaki ilişki, oluşturdukları bütünlük böyle bir etkiye neden oluyordu. Köy iki derenin ipine sarılmış tutunuyor gibi duruyordu. Köyün girişindeki dere ince akıyordu ve küçük bir tahta köprüyle geçiliyordu. Sonra o daracık sokakta kendinizi şaşkın şaşkın evleri izlerken buluveriyorsunuz. Taşköprü sınırından gelip köyü yalayan öteki dere epey coşkulu ve deli akıyordu. Belki de ona dere demek haksızlık olur. Biraz dere, biraz çay, mevsiminde deli divane bir su…Taşları, kütükleri sürükleme heveslisi.

Bu sene Aşağışeyricek yandı dediler. Dilerim ki duyduklarım yalandır. Ben yanlış anlamışımdır. Bu köy, köknar tahtalarından yansıyan kırmızısıyla bin yıl öylece kasın. Kimse dokunmasın, ateş yalamasın. Cumbaları birbirine değecek kadar yakın o evler sapasağlam ayakta kalsın isterim. Derelerin şarkıları o daracık sokakta yankılansın ve yaz geceleri hiç susmasın.

Başkalarına ne söyler bu tozlu yollar? Yıldızlar gibi dağlara saçılmış bu köyler ne anlatır başkalarına? Bilemem… Benim gördüğüm bütün köyler, Çulhalı Çökecek, on parçadan fazla Gündüzlü yöresi, ovaya şahin gibi bakan Alaman yolu, Edil, Oğlakçılar, Yabanlı, İmamlı, Gökçeağaçsakızı, Gökçukur, Uzunçay ve saymaya gücümün yetmediği bütün öteki köyler hep biraz kadındır. Bilmem nedendir hep taze, utangaç bir gelin bakışlıdır sokakları.

Gündüzlü yöresinde dinlemiştim. Belki on yıl önce. Akşamın alaca karanlığında. Kaybolan danaları aramak için bir gelin gönderilmiştir ormana. Kaynanası çetin, acımasız bir analık gibidir. Ve o gelin bitkin düşüp bir çam ağacına yaslanarak uyumuştur. Sonrası malum sır olup kırklara, masallara karışmıştır ihtimal. Hani o taze gelin masaldan çıkıp gelmiş, bir dere kenarına yada yamacın başına yirmi hane köy olmuş gibi hissederim nedensiz. Belki masallara çok düşkünlüğümden. İşte bu köyler biraz böyledir benim için. Aklımda hep böyle biraz masal, biraz kadındır.

 

"Çok değil bundan yirmi yıl önce bu köyler cıvıl cıvıldı. Eskiden çok tavşan olurdu bu meşeliklerde. Şimdi sadece keklik var. O da tek tük. Binde bir, denk gelirseniz artık. İnsan azalınca yeniden çoğalır sandık. Ama öyle olmadı. Köyler boşaldı, avcı kalmadı, yabani hayvanlar yine de çoğalmadı. Kökünü mü kazımışız anlamadım gitti. Bıldırcın, çulluk, kaz, ördek buralara yirmi yıldır uğramıyor. Turnaların, su tavuklarının sözünü bile etmek istemiyorum. Bir tane lazım olsa, hani ilaç için derler ya... Bir tanecik. Ölüp gidersin, bulmak imkânsız. Sanki küsüp gittiler. Küsenlere, kaybolup gidenlere inat domuzlar çoğaldı. Öyle bir çoğaldılar ki hem de akıllara ziyan. İnsanlardan, köpeklerden bile çekinmez oldular. Evlerin avlularına kadar girip talan ediyorlar. Bizim Minibüsçü İsmail Çukurhan'dan geliyormuş. Geceleyin yola kocaman bir sürü atlamış. Adamcağız ne yapacağını şaşırmış. Yoldan çıkıp dereye uçmuş. Gitti canım minibüs, gitti ekmek teknesi... İnsanlar ekmeğin peşinden çil yavrusu gibi saçılıp gitti beyim.
Ne süren kaldı, ne de eken? Bütün tarlalar boş. Oh dedik önceleri, azaldık biraz be oh… Anca sakinledik. Keşke demeseydik. İnsanlar gitti, buraların beti bereketi de sanki onlarla gitti. Ne meyvelerin eski tadı var. Ne de suların. Tarlalar da o eski tarlalar değil sanki. Eskiden adam boyu ekin olurdu buralarda. Şimdi olmuyor. Kuraklık geldi diyorlar. Bence kurak bahane, bereketi kaçtı bu toprakların.

İnsana öyle hasretti ki Çeşnigir'li Cevdet Amca kalsak geceye kadar anlatacaktı. Canı sağ olsun, güzel de anlatıyordu yani… Kalamazdık, yeniden yollara düştük. Gördüğüm bütün köyler içinde beni görüntüsüyle en çok şaşırtan Aşağı Seyricek olmuştur. Oraya gittiğimde kış bahara dönmeye hazırlanıyordu. Büyükkarağaç, Küçükkarağaç derken yol bitti. Gidiyoruz ama ortada kocaman bir ıssızlık. Arada tek tük kuş sesleri. Yol hiç bitmeyecekmiş gibi uzadıkça uzadı. Sıkılmıştık epey üstelik. Sonra yarısı çamur yol birden aşağı doğru bükülüverdi. Yokuşun dibinde, aşağıda dere içinde akıllara ziyan bir manzara. Birbirine yapışık gibi görünen ahşap evler. Bu görüntünün aklımda oluşturduğu ilk etkiyle mekan ve yükseklik kavramını yitirdim. Sanki ünlü bir mimarın ahşap ev maketlerinden oluşturduğu küçük bir platforma bakıyordum. Evler elbette küçük değildi. Onların aralarındaki ilişki, oluşturdukları bütünlük böyle bir etkiye neden oluyordu. Köy iki derenin ipine sarılmış tutunuyor gibi duruyordu. Köyün girişindeki dere ince akıyordu ve küçük bir tahta köprüyle geçiliyordu. Sonra o daracık sokakta kendinizi şaşkın şaşkın evleri izlerken buluveriyorsunuz. Taşköprü sınırından gelip köyü yalayan öteki dere epey coşkulu ve deli akıyordu. Belki de ona dere demek haksızlık olur. Biraz dere, biraz çay, mevsiminde deli divane bir su…Taşları, kütükleri sürükleme heveslisi.

Bu sene Aşağışeyricek yandı dediler. Dilerim ki duyduklarım yalandır. Ben yanlış anlamışımdır. Bu köy, köknar tahtalarından yansıyan kırmızısıyla bin yıl öylece kasın. Kimse dokunmasın, ateş yalamasın. Cumbaları birbirine değecek kadar yakın o evler sapasağlam ayakta kalsın isterim. Derelerin şarkıları o daracık sokakta yankılansın ve yaz geceleri hiç susmasın.

Başkalarına ne söyler bu tozlu yollar? Yıldızlar gibi dağlara saçılmış bu köyler ne anlatır başkalarına? Bilemem… Benim gördüğüm bütün köyler, Çulhalı Çökecek, on parçadan fazla Gündüzlü yöresi, ovaya şahin gibi bakan Alaman yolu, Edil, Oğlakçılar, Yabanlı, İmamlı, Gökçeağaçsakızı, Gökçukur, Uzunçay ve saymaya gücümün yetmediği bütün öteki köyler hep biraz kadındır. Bilmem nedendir hep taze, utangaç bir gelin bakışlıdır sokakları.

Gündüzlü yöresinde dinlemiştim. Belki on yıl önce. Akşamın alaca karanlığında. Kaybolan danaları aramak için bir gelin gönderilmiştir ormana. Kaynanası çetin, acımasız bir analık gibidir. Ve o gelin bitkin düşüp bir çam ağacına yaslanarak uyumuştur. Sonrası malum sır olup kırklara, masallara karışmıştır ihtimal. Hani o taze gelin masaldan çıkıp gelmiş, bir dere kenarına yada yamacın başına yirmi hane köy olmuş gibi hissederim nedensiz. Belki masallara çok düşkünlüğümden. İşte bu köyler biraz böyledir benim için. Aklımda hep böyle biraz masal, biraz kadındır.

 Seyfullah ÇALIŞKAN

. . . . . : : : : ANKET : : : : . . . . .
 


Sitemizi Nasıl Buldunuz?
Çok Güzel
iyi
idare Eder
Daha İyi Olabilirdi

(Sonucu göster)


Reklam
 
. . . . . . . : : : HABER : : : . . . . . .
 
. . . : : : NAMAZ VAKTİ : : : . . .
 

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Sinop İli Boyabat İlçesi Gökçeağasakızı Köyü yardımlaşma ve dayanışma derneği ve tanıtım sitesi...Admin:Burak ERALP sbs_57@hotmail.com